Terörizmden İklim Güvenliğine: Sahel’de Çok Boyutlu Tehditler ve Yeni Güvenlik Yaklaşımları

Terörizmden İklim Güvenliğine: Sahel’de Çok Boyutlu Tehditler ve Yeni Güvenlik Yaklaşımları

SAHEL’DE GÜVENLIK ARTIK SILAHLI GRUPLARIN SALDIRI KAPASITESIYLE SINIRLI OKUNABILECEK BIR DOSYA OLMAKTAN ÇIKTI. MALI’DEN BURKINA FASO’YA, NIJER’DEN BENIN VE TOGO HATTINA UZANAN KRIZ; TERÖR ÖRGÜTLERI, SINIR AŞAN SUÇ AĞLARI, GIDA BASKISI, IKLIM KIRILGANLIĞI, MADEN REKABETI VE DEVLET KAPASITESI ÜZERINDEN YENI BIR GÜVENLIK MIMARISINE DÖNÜŞÜYOR. BU NEDENLE BÖLGEYI ANLAMAK, SAVAŞIN GÖRÜNEN CEPHESINDEN ÇOK SAVAŞIN BESLENDIĞI ZEMINI OKUMAYI GEREKTIRIYOR.

Sahel uzun süre küresel güvenlik tartışmalarında uzakta yer alan bir istikrarsızlık alanı olarak ele alındı. Haritalarda geniş, nüfus yoğunluğu bakımından dağınık ve merkezî devlet kapasitesi bakımından zayıf görünen bu kuşak çoğu zaman Avrupa’ya göç, Fransa’nın askerî varlığı veya cihatçı terör örgütlerinin saldırıları üzerinden ele alındı. Ne var ki son yıllarda yaşanan gelişmeler Sahel’in artık çevre güvenlik alanı sayılamayacağını gösteriyor. Bölge Afrika içi dengelerin, Akdeniz güvenliğinin, enerji ve maden koridorlarının, gıda zincirlerinin ve büyük güç rekabetinin birleştiği en hassas coğrafyalardan biri hâline geliyor.

25 Nisan 2026’da Mali’de yaşanan saldırılar bu yeni dönemin de sert bir uyarısı oldu. El Kaide bağlantılı Jama’at Nusrat al-Islam wal-Muslimin yani İslam ve Müslümanlara Destek Grubu (JNIM) adlı cihatçı terör örgütü ile Azawad Kurtuluş Cephesi (FLA)’nin eşzamanlı saldırıları, Kidal ve Tessalit gibi kritik noktalar etrafında yaşanan hareketlilik, Bamako çevresindeki baskı ve Savunma Bakanı Sadio Camara’nın öldürülmesi, devletin güvenlik merkezlerine yönelik tehdidin artık kuzey çölleriyle sınırlı kalmadığını da ortaya koydu. Bu saldırılar tekil bir askerî olay olarak okunamaz. Daha geniş anlamıyla silahlı aktörlerin psikolojik harp, yol kesme, şehir ekonomisini sıkıştırma ve devlet elitini hedef alma kapasitesini aynı dosyada birleştirdiği yeni bir aşamaya işaret ediyor.

Sahel’de bugünkü güvenlik krizi, terörizm başlığı altında anlatılabilecek kadar dar kapsamlı sayılamaz. JNIM, İslam Devleti Sahel kolu, yerel isyancı ağlar, kaçakçılık grupları, altın sahalarındaki silahlı yapılanmalar, çoban-çiftçi gerilimleri, askerî yönetimlerin güvenlik tercihleri ve dış aktörlerin müdahil olduğu rekabet artık birbirinden kopuk başlıklar halinde işlemiyor. Her unsur diğerini besliyor. Bir bölgede devlet çekildiğinde silahlı örgüt kendini sözde devlet yerine koyarak oralarda mahkeme kuruyor, vergi topluyor, yol güvenliğini kendi şartlarıyla sağlıyor. Bir başka bölgede kuraklık veya sel, geçim kaynaklarını daraltıyor ve örgütlerin insan devşirme alanını genişletiyor. Bu yüzden gelecek güvenlik mimarisi, askerî operasyon tasarlayan dar bir akıldan çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyor.

Terörizmin Yeni Coğrafyası

Sahel’de terörizmin bugünkü gücü, örgütlerin saldırı sayısından kaynaklanmıyor. Belirleyici unsur, bu yapıların coğrafyayı okuma becerisi. JNIM ve IŞİD’in Sahel kolu (EIGS) sınırların zayıf olduğu, devlet hizmetlerinin azaldığı, yerel anlaşmazlıkların biriktiği alanlarda hareket ediyor. Mali, Burkina Faso ve Nijer sınırlarının kesiştiği Liptako- Gourma sahası bu açıdan merkezî öneme sahip. Burada sınır, devlet için idari bir çizgi anlamına gelirken silahlı gruplar için geçiş, saklanma, ikmal ve pazarlık alanı işlevi görüyor.

2024 verileri de tehdidin büyüklüğünü açıkça göstermektedir. Burkina Faso, dünyada terörizmden en fazla etkilenen ülke konumunu korudu ve yıl içinde terör saldırılarında 1.532 can kaybı yaşadı. Mali’de 604, Nijer’de ise 930 ölüm kayda geçti. Sahel’in 2024’te küresel terör kaynaklı ölümlerin yüzde 51’ine sahne olması, bölgenin yerel kriz sınırını aştığını göstermektedir. Bu oran, dünya güvenlik gündemindeki ağırlığın nerede yoğunlaştığını fazlasıyla anlatıyor.

Burkina Faso’daki durum özellikle dikkat çekici. Ülkenin geniş kırsal alanlarında devletin fiilî varlığı zayıfladıkça örgütler halkla çok daha karmaşık ilişkiler kuruyor. Kimi yerde korku üzerinden itaat üretiyor, kimi yerde ise yerel adalet boşluğunu doldurma iddiasıyla kendisine alan açıyor. Bu durum askerî baskıyı artıran yönetimler için zor bir paradoks doğuruyor. Operasyonlar sertleştikçe kısa vadede bazı bölgelerde örgütlerin hareket alanı daralabiliyor. Ancak siviller zarar gördüğünde, etnik gerilim yükseldiğinde veya yerel toplumun devlete güveni aşındığında silahlı örgütlerin propaganda zemini genişliyor.

Mali’de ise mesele daha farklı bir biçim alıyor. Ülke hem Tuareg ayrılıkçılığı hem cihatçı hareketler hem askerî yönetim hem de yabancı güvenlik ortaklıkları arasında sıkışmış durumda. Kuzeydeki şehirlerin sembolik anlamı çok büyük. Kidal gibi merkezler, askerî kontrol noktası olmanın ötesinde tarihsel hafıza, isyan geleneği ve devletin otorite iddiası bakımından özel bir yere sahip. Bu nedenle Kidal çevresindeki her gelişme Bamako’nun meşruiyet alanını etkiler. Nitekim 2026’daki bu son saldırılar, güvenlik krizinin artık başkentin psikolojik çevresine kadar ulaştığını gösterdi.

BU COĞRAFYANIN YENI BIR ÖZELLIĞI, ÖRGÜTLERIN BIRBIRLERIYLE HER ZAMAN TAM UYUM IÇINDE HAREKET ETMEMESIDIR. JNIM VE EIGS BIRÇOK BÖLGEDE RAKIP KONUMDADIR. ZAMAN ZAMAN BIRBIRLERIYLE ÇATIŞIR, NÜFUZ ALANI VE VERGI TOPLAMA SAHASI IÇIN MÜCADELE EDER. FAKAT DEVLET OTORITESININ ZAYIFLADIĞI BÖLGELERDE IKISI DE BENZER BOŞLUKLARDAN BESLENIR. BIRININ ILERLEYIŞI ÖTEKINI BASKILAR; BU BASKI YENI SALDIRI DALGALARI, SIVILLERE DÖNÜK ZORLAYICI PRATIKLER VEYA SINIR ÖTESI KAÇIŞ GÜZERGÂHLARI DOĞURUR. BÖYLECE SAHEL’DE TERÖR TEHDIDI DÜZ ÇIZGI HALINDE BÜYÜYEN BIR YAPIDAN ZIYADE SÜREKLI YER DEĞIŞTIREN, ŞEKIL DEĞIŞTIREN VE FARKLI AKTÖRLERI SAHAYA ÇEKEN AKIŞKAN BIR GÜVENLIK SORUNUNA DÖNÜŞÜR.

Bu coğrafyanın yeni bir özelliği, örgütlerin birbirleriyle her zaman tam uyum içinde hareket etmemesidir. JNIM ve EIGS birçok bölgede rakip konumdadır. Zaman zaman birbirleriyle çatışır, nüfuz alanı ve vergi toplama sahası için mücadele eder. Fakat devlet otoritesinin zayıfladığı bölgelerde ikisi de benzer boşluklardan beslenir. Birinin ilerleyişi ötekini baskılar; bu baskı yeni saldırı dalgaları, sivillere dönük zorlayıcı pratikler veya sınır ötesi kaçış güzergâhları doğurur. Böylece Sahel’de terör tehdidi düz çizgi halinde büyüyen bir yapıdan ziyade sürekli yer değiştiren, şekil değiştiren ve farklı aktörleri sahaya çeken akışkan bir güvenlik sorununa dönüşür.

Suç Ekonomisi ve Silahlı Yönetim

Sahel’i anlamanın en doğru yollarından biri savaşın nasıl finanse edildiğine bakmaktır. Silahlı gruplar ya da örgütler ideolojik söylemle ayakta kalmıyor. Altın ve diğer değerli maden ya da yer altı kaynağı kaçakçılığı, fidye, geçiş vergisi, hayvan ticareti, akaryakıt kaçakçılığı, uyuşturucu rotaları ve yerel pazar kontrolü örgütlerin hareket kabiliyetini besliyor. Bu ekonomik damar kesilmediği sürece askerî operasyonlar sahada geçici başarı üretse bile krizin kökleri canlı kalıyor.

Özellikle yasa dışı altın ekonomisi, Sahel’in görünmeyen bir savaş bütçesi haline gelmiş durumda. Mali, Burkina Faso ve Nijer’in kırsal bölgelerinde küçük ölçekli maden sahaları hem devlet dışı aktörlere finansman sağlıyor hem de yerel toplum üzerinde kontrol kurma imkânı veriyor. Bir örgüt bir maden çevresinde güvenlik sağladığını iddia ettiğinde aslında üretimden pay alıyor, iş gücünü denetliyor ve ticaret yollarına müdahale ediyor. Bu yapı, örgütü dağa sıkışmış bir silahlı unsur olmaktan çıkarıp yerel ekonomi yöneticisine dönüştürüyor.

Yol kontrolü de bu çerçevede kritik bir rol oynuyor. JNIM’in zaman zaman Bamako’ya giden ana yollar üzerinde baskı kurmaya çalışması, askerî psikolojiyle açıklanamaz. Başkent ekonomisini sıkıştırmak, akaryakıt akışını yavaşlatmak, nakliyeyi riskli hale getirmek ve halkın günlük hayatında devleti çaresiz göstermek, örgütler için başlı başına bir stratejidir. Bir başkenti ele geçirmek çok zor olabilir. Ancak o başkente giden yolları güvensizleştirmek, devletin hükmetme kapasitesini toplumun gözünde tartışmalı hale getirir.

Bu nedenle Sahel’de yeni bir güvenlik yaklaşımı, örgütlerin para kanallarına odaklanmadan sonuç üretemez. Sınır karakolu kurmak elbette gerekir. Ancak maden ruhsatı denetimi, hayvan pazarlarının güvenliği, akaryakıt dolaşımı, yerel ulaşım hatları, gümrük ağları ve kırsal ticaret merkezleri izlenmediğinde örgütlerin ekonomik oksijeni kesilmez. Silahlı grup bazen silahla, bazen de fiyat, vergi ve yol üzerinden yönetir. Devletin karşı hamlesi de bu gerçekliğe göre kurulmalıdır.

Burada güvenlik ile hukuk arasındaki bağ hayati hale geliyor. Savaş ekonomisiyle mücadele ederken devletin bütün kırsal ticareti suç sayması veya toplulukları topluca cezalandırması ters sonuçlar doğurur. Çünkü Sahel’de birçok aile sınır ötesi hayvan ticaretinden, mevsimlik geçişlerden ve küçük ölçekli maden gelirinden besleniyor. Devlet yasal geçim kanalı açmadan yasa dışı alanı kapatmaya çalışırsa, halkı örgütlerle pazarlığa mecbur bırakabilir. Güvenlik aklı bu yüzden yasaklayan, kesen ve bastıran dar bir çizgide ilerlememelidir. Düzenleyen, kayıt altına alan, yerel arabulucuları kullanan ve geçim hakkını koruyan bir devlet aklı daha kalıcı sonuçlar üretebilir.

İklim Güvenliği ve Gıda Baskısı

Sahel’de iklim krizini doğrudan bir savaş nedeni gibi sunmak yanıltıcı olur. Kuraklık tek başına terör üretmez. Sel baskını tek başına isyan doğurmaz. Ancak zayıf yönetim, yoksulluk, arazi anlaşmazlığı ve güvenlik boşluğuyla birleştiğinde iklim baskısı krizin hızlandırıcısı haline gelir. Suya erişim azaldığında, otlaklar daraldığında, tarım verimi düştüğünde ve hayvanlar eski güzergâhlarından sapmak zorunda kaldığında yerel gerilimler daha kolay silahlı çatışmaya dönüşür.

Bu yüzden Sahel’de iklim güvenliği, çevre politikası başlığı altında bırakılabilecek dar bir alan olarak değerlendirilemez. Tarım, hayvancılık, şehirleşme, göç, gıda fiyatları ve kamu güvenliği birbirine bağlıdır. Batı Afrika ve Sahel’de 2026 Haziran-Ağustos döneminde 52,8 milyon kişinin akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalabileceği yönündeki öngörü bu bağın ne kadar sertleştiğini gösteriyor. 2025 sonu itibarıyla 41,8 milyon kişinin kriz veya daha ağır seviyelerde gıda baskısı yaşaması, durumun süreklilik kazandığını da ortaya koyuyor.

Nijer örneği burada özel önem taşımaktadır. Ülkede 2026’da 3 milyon kişinin insani yardıma ihtiyaç duyduğu, kurak sezon boyunca yaklaşık 2,4 milyon kişinin acil gıda desteğine ihtiyaç duyabileceği belirtiliyor. Şiddet nedeniyle yerinden edilenlerin sayısı 548 bin civarına yükselirken 436 binden fazla mülteci de Nijer’de barınıyor. Bu rakamlar, güvenliğin artık karakol sayısı veya askerî devriye yoğunluğu üzerinden ölçülemeyeceğini gösteriyor. Bir devlet insanları doyuramıyorsa, çocukları okulda tutamıyorsa, suya erişimi güvence altına alamıyorsa ve kırsal geçim kaynaklarını koruyamıyorsa güvenlik alanındaki başarı iddiası eksik kalır.

Burkina Faso’da 2019’da 700 bin olan akut gıda güvensizliği yaşayan kişi sayısının 2024’te 2,7 milyona çıkması da benzer bir uyarıdır. Bu artış, şiddet ve gıda baskısının birbirinden ayrılamayacağını gösteriyor. Bir köy silahlı saldırı yüzünden boşaldığında tarlalar ekilemiyor. Tarlalar ekilemediğinde gıda fiyatı artıyor. Fiyat arttığında şehirdeki yoksulluk büyüyor. Yoksulluk büyüdüğünde örgütlerin sunduğu para, koruma veya intikam vaadi daha etkili hale geliyor. Güvenlik zinciri tam burada kırılıyor.

İklim dosyasının bir başka boyutu da şehirleşmeyle ilgilidir. Kırsaldan kaçan nüfus Ouagadougou, Bamako, Niamey ve bölgesel merkezlere yığıldığında konut, su, sağlık ve istihdam baskısı artıyor. Bu baskı şehir güvenliğini de dönüştürüyor. Genç nüfus iş bulamadığında, aileler gıda fiyatları altında ezildiğinde ve yerinden edilenler uzun süre geçici kamplarda kaldığında toplumsal huzursuzluk artıyor. Böyle bir ortamda güvenlik, sınır karakollarından ibaret kalamaz. Belediye kapasitesi, yerel gıda piyasası, sağlık hizmetleri, okul güvenliği ve şehir içi ulaşım da savunma planlamasının bir parçası haline gelir.

SAHEL’DE IKLIM GÜVENLIĞI, ÇEVRE POLITIKASI BAŞLIĞI ALTINDA BIRAKILABILECEK DAR BIR ALAN OLARAK DEĞERLENDIRILEMEZ. TARIM, HAYVANCILIK, ŞEHIRLEŞME, GÖÇ, GIDA FIYATLARI VE KAMU GÜVENLIĞI BIRBIRINE BAĞLIDIR. BATI AFRIKA VE SAHEL’DE 2026 HAZIRANAĞUSTOS DÖNEMINDE 52,8 MILYON KIŞININ AKUT GIDA GÜVENSIZLIĞIYLE KARŞI KARŞIYA KALABILECEĞI YÖNÜNDEKI ÖNGÖRÜ BU BAĞIN NE KADAR SERTLEŞTIĞINI GÖSTERIYOR. 2025 SONU ITIBARIYLA 41,8 MILYON KIŞININ KRIZ VEYA DAHA AĞIR SEVIYELERDE GIDA BASKISI YAŞAMASI, DURUMUN SÜREKLILIK KAZANDIĞINI DA ORTAYA KOYUYOR.

Bölgesel Mimari Arayışı ve Egemenlik Dili

Mali, Burkina Faso ve Nijer’in Batı Afrika bölgesel sisteminden koparak Sahel Devletleri İttifakı içinde yeni bir güvenlik arayışına yönelmesi, bölgenin geleceği açısından bir dönüm noktasıdır. Bu tercih, diplomatik ayrışmanın ötesinde güvenlik üretiminin kim tarafından, hangi meşruiyet diliyle ve hangi kaynaklarla yapılacağına dair köklü bir yeniden konumlanmayı ifade ediyor.

Aralık 2025’te ilan edilen ortak Sahel gücü, yaklaşık 5 bin personellik yapısıyla bu arayışın askerî ayağını oluşturuyor. Niamey merkezli bu mekanizma, önceki G5 Sahel deneyiminden farklı bir egemenlik vurgusu taşıyor. Üç ülke, dış aktörlere bağımlılığı azaltan, sınır aşan operasyonlar yapabilen ve istihbarat paylaşımını hızlandıran bir yapı kurmak istiyor. Kâğıt üzerinde bu hedef anlamlı. Çünkü terör örgütleri sınırı tanımazken, devletlerin sınır içinde hapsolmuş reflekslerle başarılı olması zordur.

Ancak bu yeni mimarinin başarısı asker sayısıyla ölçülemez. Ortak komuta, hava desteği, istihbarat birliği, lojistik süreklilik ve yerel halkla güven ilişkisi olmadan hiçbir bölgesel güç kalıcı sonuç üretemez. G5 Sahel’in başarısızlığı da bunu gösterdi. Yetersiz finansman, sınırlı operasyon yetkisi, dış aktörlere bağımlılık ve ortak siyasi irade eksikliği, önceki yapının sahada belirleyici olmasını engelledi. Sahel Devletleri İttifakı bu hatalardan ders alabilirse farklı bir model geliştirebilir. Aksi halde yeni isim eski sorunların üstünü örten bir kabuğa dönüşebilir.

Türkiye açısından bu süreç dikkatle izlenmelidir. Ankara’nın Afrika politikasında askerî eğitim, savunma sanayii, diplomasi, insani yardım ve kalkınma iş birliği bir arada ilerliyor. Sahel’de ihtiyaç duyulan yaklaşım da tam olarak bu bütünlükle ilgilidir. Bayraktar TB2 veya Akıncı gibi platformlar sahada caydırıcılık ve operasyonel kabiliyet sağlayabilir. Ancak dron kapasitesi, yerel istihbarat, eğitim, bakım altyapısı, hukuk disiplini ve sivil zararları azaltan hassas kullanım ilkeleriyle birlikte anlam kazanır. Türkiye’nin avantajı, eski sömürge reflekslerinden uzak, devletlerin egemenlik hassasiyetini önemseyen ve karşılıklı çıkar zemininde ilerleyen bir çizgi kurabilmesidir.

Bu noktada nesnel kalmak gerekir. Sahel’de dış aktörlerin tamamı sınırsız bir çözüm sunamaz. Rusya’nın güvenlik desteği bazı yönetimlere kısa vadeli askerî nefes aldırsa da sahadaki geniş alan kontrolü, sivil güvenliği ve uzun vadeli meşruiyet sorunlarını tek başına çözemedi. Batılı müdahalelerin geçmişi bölgede ciddi bir güvensizlik bıraktı. Fransa merkezli güvenlik dili, yerel toplumların siyasi hafızasında ağır bir yük taşıyor. Bu nedenle yeni dönemde başarılı olacak yaklaşım, bölge ülkelerine tepeden bakan ve onları kendi jeopolitik hesabının uzantısı haline getiren anlayışlardan çıkmayacaktır. Başarı, yerel toplumun güvenini, devletin kurumsal kapasitesini ve bölgesel dayanışmayı birlikte güçlendiren modellerden doğacaktır.

Geleceğin Güvenlik Yaklaşımı

Sahel’de gelecek güvenlik mimarisi dört ana ilke üzerine kurulmak zorundadır. Birincisi, terörle mücadele öldürülen militan sayısına indirgenmemelidir. Böyle bir yaklaşım kısa vadede güçlü görünür, ancak örgütlerin yeniden üretim mekanizmasını bozmaz. Militan kaybını telafi eden sosyal, ekonomik ve ideolojik hatlar kapatılmadığında örgüt bir süre sonra başka bir isimle, başka bir bölgede veya başka bir taktikle geri döner.

İkincisi, yerel topluluklarla ilişki güvenlik politikasının merkezine alınmalıdır. Peul, Tuareg, Songhay, Arap, Mossi, Hausa veya Zarma topluluklarının her biri kendi tarihsel hafızasına, geçim düzenine ve devletle kurduğu farklı ilişkiye sahiptir. Bu toplulukları tek bir güvenlik kategorisi içine sıkıştırmak büyük bir hata olur. Bir grubun tamamını şüpheli görmek, örgütlerin en sevdiği propaganda malzemelerinden biridir. Devlet, cezalandırıcı güç kadar adil hakem rolünü de yeniden inşa etmelidir.

Üçüncüsü, iklim uyumu güvenlik politikasına ek dosya gibi eklenmemeli, güvenlik tasarımının içine yerleştirilmelidir. Su kuyusu, erken uyarı sistemi, otlak yönetimi, yerel arabuluculuk, afet hazırlığı, tahıl depolama ve kırsal istihdam artık savunma mimarisinin bir parçasıdır. Bir bölgede gençlerin geçim kanalı kapanıyorsa, o bölgeye asker göndermek yeterli olmayacaktır. Güvenlik, insanın hayatını sürdürebildiği yerde başlar.

Dördüncüsü, şehir güvenliği ile kırsal güvenlik birlikte ele alınmalıdır. Sahel’de örgütler çoğu zaman kırsalda kök salar, ancak etkisini şehirlerde de hissettirir. Akaryakıt krizi, gıda fiyatları, ulaşım korkusu, yol kapanmaları ve başkent çevresindeki panik, savaşın şehir hayatına taşındığı anlardır. Bu nedenle Bamako, Ouagadougou veya Niamey’in güvenliği, başkent çevresindeki kontrol noktalarına bağlı kalamaz. O başkentlere gıda, yakıt ve insan taşıyan yolların güvenliği de aynı derecede önemlidir.

Beşinci ilke, bilgi güvenliğiyle ilgilidir. Sahel’de savaş artık kameraya, ses kaydına, Telegram kanallarına, yerel radyoya ve söylenti ağlarına da taşmış durumda. Örgütler, bir saldırının askerî etkisinden çok psikolojik sonuçlarını büyütmeye çalışıyor. Devletin sessiz kaldığı veya geç konuştuğu her an, sahayı doğrulanmamış iddialar dolduruyor. Bu nedenle kriz iletişimi, güvenlik mimarisinin lüks bir parçası sayılamaz. Zamanında, tutarlı, yerel dillere duyarlı ve toplumu sakinleştiren bir iletişim hattı kurulmadığında silahlı gruplar savaşın anlamını kendi lehlerine yazar.

Sonuçta Sahel, geleceğin güvenlik mimarisini en sert biçimde test eden bölgelerden biridir. Burada savaş artık tek cepheli ilerlemiyor. Terör örgütleri, suç ekonomisi, iklim baskısı, gıda güvensizliği, yerel gerilimler, askerî yönetimler, dış ortaklıklar ve bölgesel ayrışmalar iç içe geçiyor. Bu karmaşık zeminde başarılı olacak devletler, güvenliği silah gücüyle sınırlı anlatanlar olmayacaktır. Başarı, sahayı okuyabilen, halkın geçim düzenini koruyabilen, sınır aşan tehditlere bölgesel düzeyde yanıt üretebilen ve dış ortaklıkları egemenlik dengesi içinde yönetebilen aktörlere ait olacaktır.

SAHEL, GELECEĞIN GÜVENLIK MIMARISINI EN SERT BIÇIMDE TEST EDEN BÖLGELERDEN BIRIDIR. BURADA SAVAŞ ARTIK TEK CEPHELI ILERLEMIYOR. TERÖR ÖRGÜTLERI, SUÇ EKONOMISI, IKLIM BASKISI, GIDA GÜVENSIZLIĞI, YEREL GERILIMLER, ASKERÎ YÖNETIMLER, DIŞ ORTAKLIKLAR VE BÖLGESEL AYRIŞMALAR IÇ IÇE GEÇIYOR. BU KARMAŞIK ZEMINDE BAŞARILI OLACAK DEVLETLER, GÜVENLIĞI SILAH GÜCÜYLE SINIRLI ANLATANLAR OLMAYACAKTIR. BAŞARI, SAHAYI OKUYABILEN, HALKIN GEÇIM DÜZENINI KORUYABILEN, SINIR AŞAN TEHDITLERE BÖLGESEL DÜZEYDE YANIT ÜRETEBILEN VE DIŞ ORTAKLIKLARI EGEMENLIK DENGESI IÇINDE YÖNETEBILEN AKTÖRLERE AIT OLACAKTIR.

Sahel’de önümüzdeki süreçte üç gelişme özellikle önem kazanacaktır. İlk olarak, JNIM’in Mali’de başkent çevresine yönelik baskı stratejisi, bölgedeki diğer örgütler için bir model haline gelebilir. İkinci olarak, Nijer-Burkina Faso-Mali hattındaki ittifakın sahadaki performansı, Batı Afrika’daki güvenlik düzeninin geleceğini belirleyebilir. Üçüncü olarak, iklim ve gıda baskısı hafifletilmezse terörle mücadele her yıl daha pahalı, daha sert ve daha az sonuç üreten bir hale gelebilir. Bu nedenle Sahel’i çatışma coğrafyası olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Bölge, devletlerin hangi şartlarda ayakta kalabileceğini, toplumların kriz altında nasıl direnç üretebileceğini ve yeni bir güvenlik anlayışının nasıl kurulması gerektiğini gösteren büyük bir laboratuvardır.