Clausewitz Üzerinden İran Savaşını Okumak

Clausewitz Üzerinden İran Savaşını Okumak

İNSANLAR ARASINDAKI ÇATIŞMALARI DÜŞMANLIK DUYGUSU VE DÜŞMANLIK NIYETI OLARAK IKI DEĞIŞIK UNSURA BAĞLAYAN CLAUSEWITZ, SAVAŞI TANIMLARKEN DÜŞMANLIK NIYETINI SEÇER VE EN HIRSLI, EN VAHŞI VE EN IÇGÜDÜSEL NEFRET DUYUSU BILE DÜŞMANCA NIYETLER OLMADAN DÜŞÜNÜLEMEZ DER. ABD SAVAŞ BAKANI’NIN, ZAMAN ZAMAN TRUMP VE NETANYAHU’ NUN AÇIKLAMALARI POLITIK HEDEFLERIN ÖTESINE GEÇEREK İRAN TOPLUMUNA DUYULAN KIN, NEFRET DUYGULARININ AÇIĞA ÇIKMASINDAN BAŞKA BIR ŞEY DEĞIL DE NEDIR?

“Savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir” der, “Savaş Üzerine” adlı eserinde Carl von Clausewitz. Ukrayna-Rusya Savaşı’nda bu konuyu çok net görebiliyoruz. Rusya, sahada elde etmiş olduğu üstünlüğü dikkate alarak Ukrayna’ya taleplerini yani iradesini yerine getirmeye zorlamaktadır. Ukrayna için bu talepler elbette kabul edilemez olmalıdır. Görüşmelere rağmen her iki taraf da şiddet hareketine yani savaşa devam etmektedirler. Ukrayna zorlanıyor olsa da henüz Rusya’nın iradesini kabul etmeme kararlılığındadır.

İran’a yönelik savaşta aynı doğrultuda devam etmektedir.12 günlük savaşta İran’ın nükleerleşmeye son vermesine yönelik iradesini kabul ettiremeyen ABD-İsrail ikilisi bu defa nükleerleşmeye son verme dışında, füze üretimini durdurma, direniş ekseni ile teması kesme gibi farklı irade kabul koşulları ileri sürmüş olsa bile politik amacın rejim değişikliği olduğu anlaşılmaktadır. Bu amacı tam bir güven içinde gerçekleştirebilmek için hasmı silahtan arındırmak gerekmektedir. Bu yazının kaleme alındığı tarihte İran güvenlik mimarisine zarar verilmiş olsa bile silahtan arındırmak yani silahlarını kullanmaz duruma getirmek ve bir ölçüde teslimiyeti mümkün olamamıştır.

Eserinde, “Savaş gibi tehlikeli bir işte, iyi yüreklilikten gelen hatalar başa gelebilecek şeylerin en kötüsüdür. Fizik gücün sonuna kadar kullanılması hiçbir zaman zekanın kullanılmaması anlamına gelmediğinden, bu fizik gücü acımadan kullanan ve kan dökmekten çekinmeyen taraf, aynı şekilde hareket etmeyen diğer tarafa oranla avantajlı bir durum elde eder. Neticede iradesini hasmına kabul ettirir. Böylece her iki taraf da aynı şeyi düşündüğünden, birbirlerini aşırı hareketlere iterler ve bu aşırılıklar karşı tarafın güç ve direncinden başka bir sınır tanımaz.” diyerek fiziki gücün acımadan kullanılması gerektiğini ifade eden Clausewitz’in bu görüşü ağırlıklı olarak ABD-İsrail ikilisi tarafından uygulanmakla birlikte İran tarafında da aynı düşüncenin elindeki imkan ve kabiliyetlerle orantılı olarak uygulanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Vahşet unsurunu iğrenç geliyor diye ihmal etmek insanın kendi çıkarına aykırı düşer diyen Clausewitz bu savaşta bir kez daha haklı çıkmıştır.

 

 

DÜŞMAN ALT EDILMEK ISTENIYORSA ÇABALARIN ONUN DIRENME GÜCÜNE UYDURULMASI GEREKTIĞINI BELIRTEN CLAUSEWITZ, DIRENME GÜCÜNÜ; BIRBIRINDEN AYRILMASINA IMKAN BULUNMADIĞINI IŞARET ETTIĞI; ELINDEKI OLANAKLARIN GENIŞLIĞI VE IRADESININ KUVVETINE BAĞLAMAKTADIR. HASMIN ELINDEKI OLANAKLARIN BIR ÖLÇÜDE TAHMIN EDILEBILECEĞINI, ANCAK IRADE GÜCÜ IÇIN AYNI ŞEYIN SÖYLENEMEYECEĞINI VURGULAMAKTADIR. İRAN SAVAŞINDA YAŞANAN TAM DA BUDUR. İRAN’IN IRADE GÜCÜNÜN KIRILAMAMASIDIR.

fından kız çocuklarının eğitim gördüğü okulun yarım saat aralıklarla iki defa bombalanması üstelik ilk bombalamadan sonra yardıma gelenlerin de hayatını kaybetmeleri tam bir vahşet değil de nedir?

İnsanlar arasındaki çatışmaları düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti olarak iki değişik unsura bağlayan Clausewitz, savaşı tanımlarken düşmanlık niyetini seçer ve en hırslı, en vahşi ve en içgüdüsel nefret duyusu bile düşmanca niyetler olmadan düşünülemez der. ABD Savaş Bakanı’nın, zaman zaman Trump ve Netanyahu’ nun açıklamaları politik hedeflerin ötesine geçerek İran toplumuna duyulan kin, nefret duygularının açığa çıkmasından başka bir şey değil de nedir?

“Düşmanın irademize boyun eğmesi için, onu kendisinden istediğimiz fedâkarlıktan daha elverişsiz duruma sokmamız gerekir. Bununla birlikte durumunun elverişsizliği geçici olmamalı, hiç değilse öyle görünmemelidir; aksi halde, düşman daha elverişli bir anı kollar ve teslim olmaz. Bu itibarla, savaş faaliyetinin devamının düşmanın durumunda meydana getireceği her değişikliğin hiç değilse teorik olarak, kötüye doğru olması gerekir. Savaş halinde bulunan bir kimse için en kötü durum, tamamen etkisiz hale geldiği durumdur. Öyleyse düşmanı bir savaş hareketi ile irademize boyun eğecek duruma getirmek istiyorsak, ya onu gerçekten silahtan tecrit etmek ya da kendisini öyle bir tehdit altında hissedeceği bir hale getirmek gerekir. Bundan çıkan sonuç şudur ki, düşmanın silahtan tecridi veya bozguna uğratılması adına ne dersek diyelim askeri harekâtın amacıdır” diyen Clausewitz’in yazdıkları birçok savaşta olduğu gibi bu savaşta da doğrulanmaktadır. ABD-İsrail emperyalist ikilinin Clausewitz’in yazdıkları doğrultusunda askeri harekatı planlanmış olduğunu söyleyebiliriz.

 

 

Düşman alt edilmek isteniyorsa çabaların onun direnme gücüne uydurulması gerektiğini belirten Clausewitz, direnme gücünü; birbirinden ayrılmasına imkan bulunmadığını işaret ettiği; elindeki olanakların genişliği ve iradesinin kuvvetine bağlamaktadır. Hasmın elindeki olanakların bir ölçüde tahmin edilebileceğini, ancak irade gücü için aynı şeyin söylenemeyeceğini vurgulamaktadır. İran savaşında yaşanan tam da budur. İran’ın irade gücünün kırılamamasıdır.

Ocak ayında yaşanan iç olaylarda ulusal ve uluslararası düzeyde ciddi sarsıntı geçiren İran yönetiminin bazı tavizler verme yolunda söylemleri dikkate alındığında, irade gücünün tam kırılmasa da zayıfladığına dair belirtiler varken, üniversitelerde karşıt gruplar arasında çatışmalar giderek hızlanırken, ABD ve İsrail’in yönetimin irade gücünün zayıfladığı, bu durumun iç ayaklanma için hassas bir ortam oluşturduğu yanılgısı ile saldırıya başlamaları İran yönetiminin direnme gücünün kırılmasına yol açamamıştır. Bu saldırıların doğrudan İran’ın rehberi olan, Şii inancında gelmesi beklenen Mehdi’nin vekili olarak görülen dini liderin eşi dahil çocukları, gelin ve torunları ile birlikte öldürülmesi ve aynı gün kız çocukların yaşadığı okula yapılan saldırının ayrışmayı geçici olarak durdurduğu ve geçici de olsa bir iç barışın sağlanmasına neden olduğu değerlendirilebilir. Adeta bu iki saldırının zayıflamakta olan irade gücüne can suyu olduğu söylenebilir. İran’ın içinde çok parçalı muhalefet yapısının olması ve ortak bir muhalefet liderinin olmaması dikkate alınmadan ve üstelik saldırıların tam emperyalist, İslamiyeti terör örgütleri ile eşleştiren ve Haçlı seferi zihniyeti ile saldırdıkları Müslüman ülkelere İran’ı da dahil eden ABD ve İsrail’den gelmesi toplumsal bütünleşmeyi sağlamış görünmektedir. ABD ve İsrail, İran’ın savaşma azim ve iradesini kıramamışlardır. Üstelik bütün teknolojik istihbarat ve casusluk uygulamalarına karşılık İran’ın elindeki olanakların da tam olarak tespit edilemediği anlaşılmaktadır.

Hegemonik gücünü örseleyenlere karşı savaş açarak gücünün halen yerinde olduğunu göstermeye çalışan ABD, hem kendi kamuoyunda hem de uluslararası kamuoyunda ciddi prestij kaybına uğramaktadır. Kaybettiği 3 savaş uçağını dost ateşi gibi bir mazeret altına sığınarak geçiştirmeye çalışan, koruma şemsiyesi altına aldığını söylediği körfez ülkeleri ve bu ülkelerde bulunan üslerindeki askerlerini koruyamayan, bölgedeki radarlarını kaybeden ABD; Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta IŞID ile mücadelede aldığı darbelerin bir benzerini almaya başladığı düşünülmektedir. Tarih ABD için tekerrür etmektedir. ABD ve İsrail’de uygulanan sansüre karşılık İran’dan gelen görüntüler, İran’ın verdirmekte olduğu hasar ve zayiatın oldukça fazla olduğunu göstermektedir.

HEGEMONIK GÜCÜNÜ ÖRSELEYENLERE KARŞI SAVAŞ AÇARAK GÜCÜNÜN HALEN YERINDE OLDUĞUNU GÖSTERMEYE ÇALIŞAN ABD, HEM KENDI KAMUOYUNDA HEM DE ULUSLARARASI KAMUOYUNDA CIDDI PRESTIJ KAYBINA UĞRAMAKTADIR. KAYBETTIĞI 3 SAVAŞ UÇAĞINI DOST ATEŞI GIBI BIR MAZERET ALTINA SIĞINARAK GEÇIŞTIRMEYE ÇALIŞAN, KORUMA ŞEMSIYESI ALTINA ALDIĞINI SÖYLEDIĞI KÖRFEZ ÜLKELERI VE BU ÜLKELERDE BULUNAN ÜSLERINDEKI ASKERLERINI KORUYAMAYAN, BÖLGEDEKI RADARLARINI KAYBEDEN ABD; VIETNAM’DA, AFGANISTAN’DA, IRAK’TA IŞID ILE MÜCADELEDE ALDIĞI DARBELERIN BIR BENZERINI ALMAYA BAŞLADIĞI DÜŞÜNÜLMEKTEDIR. TARIH ABD IÇIN TEKERRÜR ETMEKTEDIR.

Her savaşın bir siyasi hedefi olmalı ve askeri harekat bu siyasi hedefin gerçekleştirilmesine hizmet etmelidir. Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde gerçekleştirilen Büyük Taarruz’un siyasi hedefi bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır. Harekatın askeri hedefi ise topraklarımızı işgal eden emperyalistlerin ve onların vekili Yunanlıların yenilgiye uğratılarak topraklarımızdan sökülüp atılmasıdır. İran savaşında ABD-İsrail ortaklığının siyasi hedefi ile askeri harekat uyumsuzluğu göze çarpmaktadır.12 gün savaşında da aynı uyumsuzluk vardı ve aynı uyumsuzluk devam etmektedir. Özellikle ABD tarafının Lider kadronun etkisiz hale getirilmesi halinde kırılgan toplum yapısının rejimin unsurlarını etkisiz hale getirebileceği ana siyasi hedefi ile harekatını planladığı düşünülebilir. Peki bu gerçekçi midir? Siyasi hedef bu ise eğer İran antropolojisinin iyi etüd edilmediğini göstermektedir.

Clausewitz, harbin siyasi hedefini politik amaç başlığı altında açıklamaktadır. “Savaşın ilk saiki olan politik amaç hem askeri harekatın hedefini hem de bunun için gerekli çabanın ölçüsünü tayin edeceğini, politik amacın ilgilendirdiği kitlelerin niteliklerinin göz önünde bulundurulması halinde geçerli bir ölçü olabileceğini, askeri harekatın icra edildiği kitlelerin harekatın şiddetlenmesi veya gevşemesinden yana olmaları ile sonucun değişebileceğinin anlaşılabileceğini, devletler arasında gerginlik ve düşmanlık unsurunun derecesine göre toplumda orantılı olmayan bir etki, adeta patlama yaratabilir” diyerek, askeri harekat ile politik amaç uyumuna vurgu yapmaktadır. ABD’de bu uyumsuzluk görülmektedir. İsrail’in politik amacı, İran rejimini değiştirmek gibi görünse de, bu amaç görüntüsü altında asıl politik amacının ABD’nin bu savaşa öncülük etmesini sağlamak olduğu düşünülmekte ve rejim değişikliğini ABD’ye bırakmış görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında İsrail’in politik amacına ulaştığını söyleyebiliriz.

Bu savaşta Clausewitz’in uluslararası çatışma hukukunu düzenleyen mevzuatın olmadığı bir dönemde eserini kaleme aldığını dikkate aldığımızda hukuki konulara yer vermemesi doğal karşılanabilir. Ancak, İran savaşı, uluslararası çatışma hukukunun bir defa daha ayaklar altına alındığı bir savaş olarak tarihe geçmektedir. Trump ve Netanyahu savaş suçu sabıklarına yenilerini eklemektedirler.

Öncelikle Hamaney ve ailesinin katledilmesi 1973 tarihli “Diplomasi Ajanları da Dahil Olmak Üzere, Uluslararası Korunan Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” nin 1’inci maddesinin açık bir ihlalidir. Bu maddede uluslararası korumaya sahip kişi “Bir devletin, suçun kendisine, resmi çalışma mahalline, özel ikametgâhına veya ulaşım araçlarına karşı işlendiği yer ve zamanda, devletler hukukuna göre, hane halkını teşkil eden ailesi efradı da dahil olmak üzere, şahsına, hürriyetine veya haysiyetine karşı girişilecek saldırılardan özel korunmaya sahip herhangi bir temsilcisi veya görevlisi ile hükümetlerarası karaktere sahip bir uluslararası kuruluşun herhangi bir görevlisi veya diğer temsilcisi olarak tanımlanmakta, 2’inci madde de ise taraf devletlerin her biri aşağıda belirtilenlerin kasıtlı olarak yapılmasını iç hukuklarında suç olarak öngöreceklerdir konusu yer almaktadır.

CLAUSEWITZ SAVAŞI, GERÇEK VE MUTLAK SAVAŞ ŞEKLINDE IKIYE AYIRMAKTADIR. GERÇEK SAVAŞI, TUTKU, ŞANS VE AKLIN (POLITIKA) ETKILEŞIMIYLE ŞEKILLENEN, KAYNAKLARIN SINIRLI OLDUĞU PRATIK SAVAŞ OLARAK, MUTLAK SAVAŞI ISE ŞIDDETIN MANTIKSAL SONUCUNA ULAŞTIĞI, POLITIK KISITLAMALARIN OLMADIĞI TEORIK, SAF BIR ŞIDDET FORMU OLARAK TANIMLAMAKTADIR. İRAN SAVAŞININ GIDEREK MUTLAK SAVAŞA DÖNMEKTE OLDUĞU, SAVAŞI SONA ERDIRMEK IÇIN SÜRDÜRÜLEN ÇABALARIN ÇOK CILIZ KALDIĞI GÖRÜLMEKTEDIR.

-Uluslararası korunmaya sahip kişilerin şahıslarına veya hürriyetine karşı bir cinayet, kaçırma veya diğer bir saldırı; -Uluslararası korunmaya sahip bir kişinin şahsını veya hürriyetini tehlikeye düşürebilecek şekilde resmi çalışma mahalline, ikametgâhına veya ulaşım araçlarına şiddetli bir saldırı.

Diğer taraftan kız öğrencilerin eğitim gördüğü okula düzenlenen saldırıda Cenevre sözleşmelerinin de açık bir ihlalidir. 1977 Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol 1 (AP-1), “sivil nüfusa ve sivil nesnelere” yönelik tüm kasıtlı saldırıları yasaklamakta, ayrım gözetmeyen saldırılarda yasakları;sivil can kaybı, sivillerin yaralanması, sivil nesnelerin hasar görmesi veya bunların birleşimi olup, beklenen somut ve doğrudan askeri avantaja göre aşırı olacak şekilde” tanımlamaktadır.

İran’ın saldırılara cevabı ise Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51’inci maddesi ile uyumlu olduğu ve meşru müdafaa yapmakta olduğu söylenebilir. 51’inci madde de, “Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyine bildirilir ve Konseyin işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.” hükmü yer almaktadır. Ancak sadece realizmin hüküm sürdüğü günümüzde Bernart Russel’in “Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” söyleminin ne kadar doğru olduğu bir kez daha kanıtlanmaktadır. Gazze’de üç maymunu oynayan Birleşmiş Milletler, söz konusu Müslüman bir ülke olunca aynı yönteme geçmektedir. Duymamakta, görmemekte ve bilmemektedir. Özellikle İsrail tarafından savaşın nedeni olarak ileri sürülen önleyici saldırı veya önleyici meşru müdafaanın Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yeri bulunmadığını da ayrıca belirtmek gerekir.

 

 

Clausewitz’in anlayışında, her ne kadar savaş siyasetin bir aracı ise de, her savaşta olduğu gibi günümüzdeki savaşlarda da, siyasetin önüne diğer eğilimlerin geçmesinin önlenemeyebileceği yer almaktadır. Ona göre; savaşın dinamizmi ve şiddetin yarattığı kargaşa siyaseti bir kenara itebilir, hatta aşırı şiddet savaşın askeri amacı bile olabilir. İran savaşında, savaşın her iki taraf açısından da siyasetin önüne geçmekte ve aşırı şiddetin giderek savaşın askeri amacı haline geldiğini söyleyebiliriz.

Clausewitz savaşı, gerçek ve mutlak savaş şeklinde ikiye ayırmaktadır. Gerçek savaşı, tutku, şans ve aklın (politika) etkileşimiyle şekillenen, kaynakların sınırlı olduğu pratik savaş olarak, mutlak savaşı ise şiddetin mantıksal sonucuna ulaştığı, politik kısıtlamaların olmadığı teorik, saf bir şiddet formu olarak tanımlamaktadır. İran savaşının giderek mutlak savaşa dönmekte olduğu, savaşı sona erdirmek için sürdürülen çabaların çok cılız kaldığı görülmektedir.

İran rejiminin kendi halkına ve bölgeye verdiği zararlar görmezden gelinmemelidir. Bugün Rejimin direniş güçleri aşkı, nükleerleşme çabaları haksız da olsa bu saldırılara zemin hazırlamıştır. Dünyanın en zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip ülkeleri arasında yer alan İran’ın kendi vatandaşlarını düşürdüğü bu yokluk ve çaresizlik içinde büyük hataları olmuştur. Ancak, yine de nasıl bir yönetim isteği konusundaki kararları dış güçler değil, İran halkı vermelidir. ABD-İsrail ikilisi yıkmak üzerine kurulu bir strateji izlemektedirler. Buzdağının altındaki amaçları, yıkılan ve yönetilemez hale gelen ülkelere, daha önce de yaptıkları gibi o ülke insanına ait olan yeraltı zenginliklerinin üzerine çökmektir. Her zaman olduğu gibi ülkenin geleceğine dair bir planları yoktur. Bu nedenle müdahale ettikleri her yerde başarısız devletler ortaya çıkmakta, iç kargaşa ve yoksullaşma daha da artmakta ve rejimi öncesinden daha da kötü hale getirmektedirler. Uygulanan yıkıcı siyasettir.