Büyük Parçalanma ve Rekabet Çağı’nda Türkiye

Büyük Parçalanma ve Rekabet Çağı’nda Türkiye

DÜNYA, 2008 KÜRESEL FINANS KRIZI’NDEN ITIBAREN ŞEKILLENMEYE BAŞLAYAN VE “BÜYÜK PARÇALANMA” OLARAK ADLANDIRILAN, ÇOK KUTUPLU VE YÜKSEK BELIRSIZLIK IÇEREN YENI BIR JEOPOLITIK DÖNEME GIRMIŞTIR. BU YENI ÇAĞDA, SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDEKI HIZLI KÜRESELLEŞMENIN YERINI STRATEJIK REKABET VE EKONOMIK PARÇALANMA ALIRKEN, KÜRESEL ASKERI HARCAMALAR 2024 YILINDA 2,7 TRILYON DOLARLIK REKOR BIR SEVIYEYE ULAŞMIŞTIR. ABD VE ÇIN GIBI SÜPER GÜÇLERIN NÜFUZU 2015’TEN BU YANA YATAY SEYIR IZLERKEN, ULUSLARARASI SISTEMDE GELENEKSEL BÜYÜK GÜÇLERIN AĞIRLIĞI AZALMIŞ VE TÜRKIYE, BREZILYA, ENDONEZYA VE BAE GIBI “YÜKSELEN ORTA GÜÇLER” KÜRESEL SISTEMIN MERKEZINE YERLEŞMEYE BAŞLAMIŞTIR. TÜRKIYE, BU PARÇALANMIŞ DÜZENDE STRATEJIK ÖZERKLIK ARAYIŞIYLA EN DINAMIK IVMEYI YAKALAYAN YÜKSELEN ORTA GÜÇLERDEN BIRI OLARAK ÖNE ÇIKMAKTADIR.

Dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen görece istikrarlı düzenin yerini alan ve “Büyük Parçalanma” olarak nitelendirilen çok kutuplu, karmaşık bir döneme girmektedir. Bu yeni çağda, süper güçlerin küresel etkisi durağanlaşırken Türkiye, Brezilya ve Endonezya gibi yükselen orta güçler stratejik özerklik arayışıyla bölgesel ve küresel sistemde daha belirleyici roller üstlenmekte; ticaret, finans ve teknoloji ise birer nüfuz silahı olarak jeoekonomik karşılaşmaların merkezine yerleşmektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye ulaşan 59 aktif devlet temelli çatışma ve 2,7 trilyon dolarlık rekor askeri harcamalar uluslararası düzeni bir kırılma noktasına sürüklerken, yapay zekâ ve otonom sistemler gibi yıkıcı teknolojiler savaşın doğasını ve iş gücü piyasalarını kökten dönüştürmektedir. Toplumsal kutuplaşma, artan eşitsizlik ve dezenformasyonun gölgesinde şekillenen bu rekabet çağı, küresel çok taraflı iş birliğinin zayıfladığı ancak pragmatik ve çıkara dayalı ittifakların önem kazandığı, belirsizliğin temel kural haline geldiği bir geleceği temsil etmektedir.

TÜRKIYE: STRATEJIK ÖZERKLIKTEN BÖLGESEL GÜCE

Dünya, 2008 Küresel Finans Krizi’nden itibaren şekillenmeye başlayan ve “Büyük Parçalanma” (The Great Fragmentation) olarak adlandırılan, çok kutuplu ve yüksek belirsizlik içeren yeni bir jeopolitik döneme girmiştir. Bu yeni çağda, Soğuk Savaş sonrası dönemdeki hızlı küreselleşmenin yerini stratejik rekabet ve ekonomik parçalanma alırken, küresel askeri harcamalar 2024 yılında 2,7 trilyon dolarlık rekor bir seviyeye ulaşmıştır. ABD ve Çin gibi süper güçlerin nüfuzu 2015’ten bu yana yatay seyir izlerken, uluslararası sistemde geleneksel büyük güçlerin ağırlığı azalmış ve Türkiye, Brezilya, Endonezya ve BAE gibi “yükselen orta güçler” küresel sistemin merkezine yerleşmeye başlamıştır.

Türkiye, bu parçalanmış düzende stratejik özerklik arayışıyla en dinamik ivmeyi yakalayan yükselen orta güçlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Ankara, 2000’lerin başındaki “komşularla sıfır sorun” doktrininden evrilerek, askeri gücünü bölgesel hedefleri doğrultusunda aktif şekilde kullanan iddialı bir “sert güç” stratejisi benimsemiştir. Bu dönüşümün en somut örneği, Türkiye’nin insansız hava aracı (İHA/SİHA) teknolojisinde dünya liderlerinden biri haline gelmesi ve son on yılda küresel silah ihracatını %103 oranında artırmasıdır. Türkiye bu askeri donanımları 20’den fazla ülkeye satarak kurduğu “drone diplomasisi” ile özellikle Afrika ve Orta Asya’da yeni güvenlik bağları oluşturmuştur.

Ayrıca “Mavi Vatan” doktrini ile denizlerdeki haklı söylemlerini güçlendiren Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege’deki mevcut statükoyu zorlayarak bölgesel bir güç odağı olduğunu kanıtlamıştır.

Ekonomik düzlemde Türkiye, geleneksel Avrupa pazarından uzaklaşarak Asya, Orta Doğu ve Afrika’ya doğru rekor düzeyde bir ticaret çeşitlendirmesine gitmiştir. 2002’de 19 milyar dolar olan Asya ile ticaret hacmi 2022’de 220 milyar dolara fırlayarak Batı ile olan ticareti geride bırakmıştır. Aynı zamanda BTC, TANAP ve TurkStream gibi dev projelerle Türkiye, Doğu ile Batı arasında vazgeçilmez bir enerji ulaşım merkezi (hub) konumuna gelmiştir.

Diplomatik alanda ise Ankara, Afrika’daki büyükelçilik sayısını 12’den 43’e çıkararak etki alanını devasa oranda genişletmiş; Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki Karadeniz Tahıl Girişimi ve Etiyopya-Somali görüşmeleri gibi krizlerde üstlendiği stratejik arabuluculuk rolüyle küresel sistemdeki tıkanıklıkları aşabilen bir aktör olduğunu göstermiştir.

Genel olarak Türkiye; askeri kapasitesini yerli teknolojiyle birleştiren, diplomatik ağını küresel ölçekte genişleten ve süper güçler arasında pragmatik bir dengeleme siyaseti izleyen yapısıyla, gelecekteki küresel istikrarın şekillenmesinde kilit bir rol oynamaya hazırlanmaktadır.

BÖLGESEL SAHIPLENME

Küresel sistemin rakip güç bloklarına ayrıldığı bu yeni dönem, Türkiye gibi stratejik özerklik peşinde koşan yükselen orta güçler için çok boyutlu fırsatlar barındırmaktadır. Küresel yönetişimin parçalandığı ve Birleşmiş Milletler gibi geleneksel çok taraflı kurumların etkisizleştiği bu süreçte oluşan güç vakumları, Türkiye’nin bölgesel bir kural koyucu ve düzenleyici aktör olarak öne çıkmasını sağlamaktadır. Özellikle stratejik özerklik yaklaşımı sayesinde Türkiye, tek bir güç bloğuna tam bağımlı kalmadan hem Batı hem de Doğu ile olan bağlarını kendi çıkarları doğrultusunda esnetebilmekte ve bu sayede manevra alanını genişletmektedir.

Türkiye’nin bu yeni dönemdeki en büyük fırsatlarından biri, büyük güçlerin kutuplaştığı krizlerde üstlendiği stratejik arabuluculuk ve köprü rolüdür. Ankara’nın bu konuda katettiği mesafe, Türkiye’nin küresel tıkanıklıkları aşabilen çevik bir diplomatik aktör olarak prestijini artırmıştır. Ayrıca, Türkiye’nin savunma sanayi ve İHA teknolojisindeki dünya liderliği, ona sadece askeri bir üstünlük sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda “drone diplomasisi” yoluyla birçok ülkeyle yeni güvenlik ortaklıkları kurma fırsatı sunmaktadır. Küresel askeri harcamaların 2,7 trilyon dolara ulaştığı bir silahlanma çağında, Türkiye’nin silah ihracatını %103 oranında artırması bu alandaki fırsatları somutlaştırmaktadır.

Ekonomik ve demografik açılardan bakıldığında Türkiye, yaşlanan ve durağanlaşan Avrupa ekonomilerinin aksine, güçlü ekonomik büyüme öngörüleri ve daha dirençli demografik yapısıyla önümüzdeki on yılın en avantajlı orta güçlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Büyük Parçalanma, dünyayı daha az öngörülebilir kalsa da Türkiye’nin yerli teknoloji, bağımsız diplomasi ve coğrafi avantajını birleştirerek küresel sistemde daha üst bir ligde yer alması için kritik bir zemin hazırlamaktadır.

Şurası bir gerçektir ki, Türkiye’nin son 15-20 yılda Afrika ve Orta Asya ekseninde gerçekleştirdiği diplomatik genişleme, bu bölgelerdeki güç dengelerini, ekonomik bağımlılıkları ve güvenlik mimarisini kökten değiştirmiştir. “Stratejik özerklik” arayışı ve “sert güç” (hard power) kapasitesinin diplomatik araçlarla birleştirilmesi, Türkiye’yi bu bölgelerde geleneksel aktörlere alternatif bir merkez haline getirmiştir. Bununla birlikte Türkiye, Afrika ülkeleri için Batı’nın katı siyasi şartlarına veya Çin’in borçlandırma modeline karşı daha pragmatik ve “kazan-kazan” odaklı bir alternatif sunmaktadır. Bu yaklaşımdan dolayı Türkiye-Afrika ticaret hacmi 2003- 2020 döneminde beş kat artarak 25 milyar dolara ulaşmıştır. Ayrıca Türkiye, Afrika ülkeleriyle sadece ticaret yapmakla kalmayıp; havalimanları, hastaneler ve camiler inşa ederek kalıcı bir altyapı ve sosyal etki oluşturmuştur.

TÜRKIYE’NIN SON 15-20 YILDA AFRIKA VE ORTA ASYA EKSENINDE GERÇEKLEŞTIRDIĞI DIPLOMATIK GENIŞLEME, BU BÖLGELERDEKI GÜÇ DENGELERINI, EKONOMIK BAĞIMLILIKLARI VE GÜVENLIK MIMARISINI KÖKTEN DEĞIŞTIRMIŞTIR. “STRATEJIK ÖZERKLIK” ARAYIŞI VE “SERT GÜÇ” (HARD POWER) KAPASITESININ DIPLOMATIK ARAÇLARLA BIRLEŞTIRILMESI, TÜRKIYE’YI BU BÖLGELERDE GELENEKSEL AKTÖRLERE ALTERNATIF BIR MERKEZ HALINE GETIRMIŞTIR. BUNUNLA BIRLIKTE TÜRKIYE, AFRIKA ÜLKELERI IÇIN BATI’NIN KATI SIYASI ŞARTLARINA VEYA ÇIN’IN BORÇLANDIRMA MODELINE KARŞI DAHA PRAGMATIK VE “KAZAN-KAZAN” ODAKLI BIR ALTERNATIF SUNMAKTADIR.

AVRUPA’NIN YENI DÜZENI VE TÜRKIYE

Büyük Parçalanma ve Stratejik Özerklik arayışının damga vurduğu bu dönüşüm süreci, Avrupa’nın iç dengelerini sarsarken Türkiye için hem jeopolitik fırsatlar hem de ekonomik zorluklar yaratmaktadır. Çok iyi görüldüğü üzere Avrupa’da aşırı sağ ve popülist partilerin yükselişi, geleneksel merkez siyaseti zayıflatmaktadır. Bu gerçeklik, Fransa’daki hükümet felçleri ve Almanya, Hollanda gibi ülkelerdeki erken seçimlerle kendini gün yüzüne çıkarmaktadır. Avrupa’nın içinde bulunduğu siyasal kutuplaşma, Avrupa Birliği’nin (AB) Ukrayna’ya destek verme ve yeşil dönüşüm gibi kritik konularda ortak karar alma yeteneğini ciddi ölçüde zayıflatmaktadır.

Bununla birlikte ABD’nin stratejik odağını Avrupa’dan kaydırması, Avrupa’yı kendi özerk savunma stratejisini kurmaya zorlamaktadır. Ukrayna savaşıyla tetiklenen bu süreçte, Avrupa ülkeleri askerî harcamalarını tarihsel olarak rekor seviyelere yükseltmekte, aynı zamanda savunma sanayilerini yeniden yapılandırarak hızla askerîleştirmektedir.

Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkeleri ekonomik olarak gerileme içerisindedir. Ekonomik veriler, söz konusu ülkelerin hiçbirinin yıllık büyüme oranının %2,5’in üzerine çıkmasının beklenmediğini göstermektedir. Daha dikkat çekici olanı ise Almanya’nın küresel GSYİH’deki payı neredeyse yarı yarıya azalmıştır. Ayrıca, yaşlanan nüfus ve artan bağımlılık oranları, sosyal güvenlik sistemlerini ve iş gücü piyasalarını baskı altına almaktadır.

Avrupa’da yaşanan parçalanma ve zayıflama süreci, Türkiye açısından önemli stratejik ve ekonomik fırsatlar barındırmaktadır. Avrupa içindeki siyasal boşluklar ve AB’nin küresel bir aktör olarak zayıflaması, Türkiye’ye stratejik bir köprü olma fırsatı sunmaktadır. Türkiye’nin Rusya–Ukrayna Savaşı’ndaki arabuluculuk girişimleri ile Orta Doğu ve Afrika’daki krizlerde üstlendiği rol, Türkiye’nin Avrupa açısından vazgeçilmez bir istikrar sağlayıcı aktör olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı ve kendi savunma sanayini güçlendirme ihtiyacı, Türkiye’nin yerli savunma teknolojilerindeki liderliğiyle birleşmektedir. Türkiye, 20’den fazla ülkeye yaptığı silah ihracatıyla Avrupa ve çevresindeki güvenlik denkleminde belirleyici bir aktör haline gelmiştir.

Bir taraftan Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığını azaltma çabaları, TANAP ve TürkAkım gibi projeler üzerinden Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında kritik bir enerji geçiş merkezi konumuna taşırken; diğer taraftan Avrupa pazarında yaşanan durgunluk ve artan korumacı politikalar, Türkiye’yi ticaretini Asya, Orta Doğu ve Afrika’ya doğru çeşitlendirmeye yöneltmiştir. Nitekim Türkiye’nin Asya ile ticaret hacminin Avrupa ile olanı geride bırakması, bu yapısal dönüşümün ve küresel ekonomik dengelerdeki değişimin somut bir göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Böylece Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı “Büyük Parçalanma”, Türkiye’nin orta ölçekli bir güç olarak bölgesel özerkliğini ve diplomatik manevra alanını genişletmesi için elverişli bir zemin oluştururken, aynı zamanda geleneksel Avrupa pazarına olan ekonomik bağımlılığın kademeli olarak azalmasına yol açmaktadır.

AVRUPA’DA YAŞANAN PARÇALANMA VE ZAYIFLAMA SÜRECI, TÜRKIYE AÇISINDAN ÖNEMLI STRATEJIK VE EKONOMIK FIRSATLAR BARINDIRMAKTADIR. AVRUPA IÇINDEKI SIYASAL BOŞLUKLAR VE AB’NIN KÜRESEL BIR AKTÖR OLARAK ZAYIFLAMASI, TÜRKIYE’YE STRATEJIK BIR KÖPRÜ OLMA FIRSATI SUNMAKTADIR. TÜRKIYE’NIN RUSYA–UKRAYNA SAVAŞI’NDAKI ARABULUCULUK GIRIŞIMLERI ILE ORTA DOĞU VE AFRIKA’DAKI KRIZLERDE ÜSTLENDIĞI ROL, TÜRKIYE’NIN AVRUPA AÇISINDAN VAZGEÇILMEZ BIR ISTIKRAR SAĞLAYICI AKTÖR OLDUĞUNU AÇIK BIÇIMDE ORTAYA KOYMUŞTUR. AVRUPA’NIN STRATEJIK ÖZERKLIK ARAYIŞI VE KENDI SAVUNMA SANAYINI GÜÇLENDIRME IHTIYACI, TÜRKIYE’NIN YERLI SAVUNMA TEKNOLOJILERINDEKI LIDERLIĞIYLE BIRLEŞMEKTEDIR.

SONUÇ

Avrupa’nın iç siyasal kutuplaşması ve kurumsal felç hali küresel yönetişimde ciddi bir boşluk yaratırken, Türkiye’nin stratejik özerklik yaklaşımı bu boşluğu dolduracak bir kaldıraç işlevi görmektedir. Geleneksel çok taraflılığın zayıfladığı bu düzende, Ankara’nın süper güçler arasında yürüttüğü esnek diplomasi ve kriz bölgelerinde üstlendiği sonuç odaklı arabuluculuk rolleri, ülkeyi bölgesel bir istikrar sağlayıcı ve vazgeçilmez bir müzakere merkezi haline getirmektedir.

Özellikle Avrupa’nın kendi savunma stratejisini kurma çabası ve güvenlik mimarisindeki belirsizlikler, Türkiye’nin yerli askeri teknolojileri ve drone diplomasisi üzerinden kurduğu yeni güvenlik ağlarıyla birleşerek, ülkeye kıtasal ölçekte daha derin bir stratejik nüfuz alanı kazandırmaktadır.

Ekonomik açıdan Avrupa’daki durgunluk ve yaşlanan nüfusun yarattığı yapısal krizler, Türkiye’yi pazar çeşitlendirmesi ve enerji jeopolitiğinde yeni bir lige taşımaktadır. Geleneksel rotaların dışına çıkarak Asya ve Afrika ile olan ticaret hacmini rekor düzeyde artıran Türkiye, Batı’nın ekonomik yavaşlamasına karşı dirençli bir büyüme modeli sergileyerek jeoekonomik karşılaşmaların merkezinde yer almaktadır.

Ülkenin Doğu ve Batı arasında kritik bir enerji ve lojistik geçiş yolu olarak pekişen konumu, küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandığı bu dönemde Türkiye’ye stratejik bir ekonomik üstünlük sağlamaktadır. Ayrıca, dijitalleşme ve yetenek göçünü hedefleyen yeni teknoloji vizesi programları, Avrupa’nın içine kapandığı bir süreçte Türkiye’nin teknolojik inovasyon ve bölgesel bir çekim merkezi olma potansiyelini daha da güçlendirmektedir.