Mearsheimer’ın Trajik Kehaneti: ABD-İran Hegemonya Savaşı Ve Pakistan- Afganistan Hattında Saldırgan Realizmin Yansımaları

Mearsheimer’ın Trajik Kehaneti: ABD-İran Hegemonya Savaşı Ve Pakistan- Afganistan Hattında Saldırgan Realizmin Yansımaları

Günümüzün uluslararası sistemin soğuk, hissiz, lakin bir o kadar da rasyonel olan gerçekliğiyle, John Mearsheimer’ın literatüre damga vuran “saldırgan realizm” teorisinin perspektifinden, yaşanan güncel çatışma süreçlerine bakmak, somut ve verimli bir analizin yapılmasına olanak sağlayacaktır. Zira “Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi” adlı eserinde Mearsheimer’ın bizlere fısıldadığı hakikat, aslında bugün Orta Doğu’dan Güney Asya’nın sarp dağlarına kadar uzanan kanlı coğrafyada tam anlamıyla tecelli etmektedir. Mearsheimer’ın dünyasında devletler, doğuştan kötü niyetli oldukları için değil, uluslararası sistemin anarşik yapısı içinde hayatta kalabilmek adına güçlerini maksimize etmek zorunda kaldıkları için çatışırlar. Devletler için mesele sadece “savunma” değil, rakipsiz bir hegemonya kurarak güvenliği tam anlamıyla tesis etmektir. Dolayısıyla ABD, İsrail ve İran arasındaki, yüksek yoğunluklu çatışmaların sahne olduğu gerilimli üçgeni ve Pakistan-Afganistan hattındaki jeopolitik sürtüşmeyi bu trajik zorunluluk üzerinden okumak gerekmektedir.

Mearsheimer’ın teorik çerçevesi, bizlere beş temel varsayım sunmaktadır: Uluslararası sistem anarşiktir. Devletler saldırgan askeri kapasiteye sahiptir. Devletler birbirlerinin niyetlerinden asla emin olamazlar. Devletlerin temel amacı hayatta kalmaktır ve devletler rasyonel aktörlerdir. Bu beşli sacayağı üzerine kurulu olan dünya tasavvuru, aslında bir “korku dünyasıdır.” Zira ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı, Mearsheimer’ın tabiriyle bir “dış dengeleyici” (offshore balancer) rolüdür. Ancak bu rol, bölgedeki güç dengesi bozulduğunda veya bir bölgesel hegemon adayı ortaya çıktığında doğrudan müdahale formuna bürünür. İran’ın nükleer programı ve bölgesel nüfuz sahasını Akdeniz’e kadar yayma arzusu, saldırgan realizm açısından sadece bir savunma stratejisi değil, bölgedeki anarşik yapıda en büyük güç olma çabasıdır.

İsrail ise bu denklemde, beka endişesini en uç noktada yaşayan bir aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Mearsheimer’ın “güvenlik ikilemi” (security dilemma) dediği olgu burada tam kapasite çalışmaktadır. İran’ın kendi güvenliği için attığı her adım, İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak kodlanmaktadır. İsrail’in saldırgan tutumu, rakiplerinin kapasitesini yok ederek kendi güvenliğini mutlaklaştırma arzusudur. Bu kesin olarak bir trajedidir. Zira her iki taraf da diğerinin niyetinden asla emin olamaz. Esasen, John Mearsheimer bize şunu öğretmiştir: Devletlerin niyetleri her zaman değişebilir. Fakat kapasiteleri kalıcıdır. Bu yüzden İsrail, İran’ın nükleer “kapasitesini” sadece bir niyet beyanıyla değil, ancak o kapasitenin fiziksel imhasıyla bertaraf edebileceğine inanmaktadır. Son süreçte yaşanılan yüksek yoğunluklu hava ve füze savaşları da bu durumu teyit etmektedir.

ABD-İsrail-İran hattındaki bu gerilim, aslında küresel sistemdeki büyük güç rekabetinin de bir alt kümesidir. ABD, Çin ile Pasifik’te gireceği o büyük hesaplaşma öncesinde Orta Doğu’daki bu kanlı denklemi kendi lehine döndürmek istemektedir. Ancak sistemin yapısı buna izin vermez. İran, Amerikan gücünün bölgeden çekilme emarelerini gördüğü her an, saldırgan realizmin gereği olarak o boşluğu doldurmaya çalışacaktır. Çünkü Mearsheimer’a göre, bir güç boşluğu varsa orada statüko kalıcı olamaz. Dolayısıyla İsrail’in Lübnan’dan Gazze’ye, Suriye’den İran içlerine kadar uzanan operasyonel genişlemesi, aslında bölgesel bir hegemonya kurma ve potansiyel rakiplerini daha emekleme aşamasında boğma stratejisidir. Bu, liberal-idealist çevrelerin iddia ettiği gibi bir “demokrasi- otokrasi” savaşı değil, en çıplak haliyle bir “güç maksimizasyonu” savaşıdır. Mearsheimer’ın ifadesiyle, büyük güçler için “yeterince güç” diye bir şey yoktur; tek gerçek güvenli liman, rakipsiz olmaktır.

Burada İsrail’in stratejisini “önleyici savaş” mantığıyla değil, Mearsheimer’ın “saldırgan realizm” çerçevesindeki “güç biriktirme” zorunluluğuyla okumalıyız. Çünkü İsrail, çevresindeki hiçbir devletin kendisiyle simetrik bir askeri güce ulaşmasına izin vermeyecek kadar rasyonel bir saldırganlık sergilemektedir. İran’ın vekil güçleri (Hizbullah, Husiler, Şii milisler) üzerinden kurduğu “direniş ekseni,” aslında Mearsheimer’ın “çevrelenme” (containment) korkusuna karşı bir cevaptır. Ancak bu cevap, İsrail’in güvenlik algısını daha da bozmakta ve çatışmayı kaçınılmaz bir sarmala sokmaktadır. ABD ise burada bir yandan İsrail’i destekleyerek kendi müttefik ağını korumakta, diğer yandan da bölgesel bir savaşın maliyetinden kaçmaya çalışmaktadır. Fakat Mearsheimer’ın hatırlattığı gibi, büyük güçler bazen kendi yarattıkları ittifak sistemlerinin esiri olurlar.

MEARSHEIMER’IN DÜNYASINDA DEVLETLER, DOĞUŞTAN KÖTÜ NIYETLI OLDUKLARI IÇIN DEĞIL, ULUSLARARASI SISTEMIN ANARŞIK YAPISI IÇINDE HAYATTA KALABILMEK ADINA GÜÇLERINI MAKSIMIZE ETMEK ZORUNDA KALDIKLARI IÇIN ÇATIŞIRLAR. DEVLETLER IÇIN MESELE SADECE “SAVUNMA” DEĞIL, RAKIPSIZ BIR HEGEMONYA KURARAK GÜVENLIĞI TAM ANLAMIYLA TESIS ETMEKTIR. DOLAYISIYLA ABD, İSRAIL VE İRAN ARASINDAKI, YÜKSEK YOĞUNLUKLU ÇATIŞMALARIN SAHNE OLDUĞU GERILIMLI ÜÇGENI VE PAKISTAN-AFGANISTAN HATTINDAKI JEOPOLITIK SÜRTÜŞMEYI BU TRAJIK ZORUNLULUK ÜZERINDEN OKUMAK GEREKMEKTEDIR.

Aynı realist mantığı doğuya doğru kaydırdığımızda, Pakistan ve Afganistan arasındaki o kronik gerilimin de benzer bir yapısal zorunluluktan beslendiğini görürüz. Pakistan için Afganistan, on yıllardır “stratejik derinlik” arayışının bir parçası olmuştur. İslamabad, doğusundaki devasa Hindistan tehdidine karşı batı sınırında kendisine müzahir, kontrol edilebilir bir rejim arzulamaktadır. Ancak Taliban’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, Mearsheimer’ın o meşhur tezi yeniden canlanmıştır: ‘Küçük devletler bile, güvenliklerini sağlamak için müttefiklerine karşı saldırganlaşabilirler.’ Taliban yönetimi, kendi beka sahasını ve egemenlik iddialarını (özellikle Durand Hattı meselesinde) Pakistan’a karşı bir koz olarak kullanmaya başlamıştır. Bu durum, Pakistan için tam bir stratejik paradokstur. Desteklediği gücün, palazlandığı anda kendisine karşı bir “güç rakibine” dönüşmesi, saldırgan realizmin o soğuk yüzünü bir kez daha göstermektedir.

Afganistan’daki istikrarsızlık ve sınır çatışmaları, aslında her iki devletin de sistemdeki belirsizlikten kaçma çabasıdır. Pakistan, nükleer silahlara sahip olmasına rağmen konvansiyonel ve asimetrik tehditler karşısında kendini güvende hissetmemektedir. Bu güvensizlik, Pakistan’ı sınır hattında daha sert tedbirler almaya, Afganistan’daki terör unsurlarını birer baskı aracı olarak görmeye veya onları etkisiz kılmaya zorlamaktadır. Mearsheimer’ın vurguladığı gibi, anarşik bir yapıda devletler için “yeterince güvenlik” diye bir şey yoktur; her zaman “daha fazla güvenlik” arayışı vardır. Bu arayış ise kaçınılmaz olarak komşunun güvensizliği üzerine inşa edilir. Pakistan’ın sınır ötesi hava harekatları ve Taliban’ın sınır karakollarına yönelik saldırıları, basit birer sınır anlaşmazlığı değildir; bu, iki aktörün de bölgedeki “güç hiyerarşisinde” kimin üstte olacağını belirleme kavgasıdır.

Mearsheimer’ın saldırgan realizmi, devletleri birer “bilardo topu” gibi görmektedir. Dolayısıyla devletler iç yapıları, ideolojileri veya rejim tipleri ne olursa olsun, dışarıdan gelen yapısal baskılara aynı şekilde tepki verirler. Mesela, Pakistan ordusunun iç siyasetteki ağırlığı veya Taliban’ın teokratik yapısı, bu devletlerin rasyonel birer güvenlik aktörü olarak hareket etmesini engellemez. Aksine, her iki taraf da kendi hayatta kalma içgüdülerini en sert şekilde dışa vurmaktadır. Afganistan için Pakistan, kendi egemenliğini kısıtlayan ve toprak bütünlüğüne müdahale eden bir “büyük komşudur.” Pakistan için ise Afganistan, hem Hindistan ile kurabileceği olası bir ittifak hem de içerideki ayrılıkçı hareketleri besleyebilecek bir istikrarsızlık kaynağıdır. Bu, tam anlamıyla Mearsheimer’ın “büyük güç siyasetinin trajedisi”nin bölgesel ölçekteki kopyasıdır.

Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, Mearsheimer’ın teorisinde “kara gücünün” üstünlüğü önemle vurgulanır. Orta Doğu’da İran’ın kara unsurlarıyla kurduğu ağ ve İsrail’in kara operasyonları, gücün sadece havadan değil, toprak üzerinde tesis edilmesi gerektiğini doğrular. Pakistan-Afganistan sınırındaki çatışmalar da tamamen kara gücünün kontrolü ve coğrafi hakimiyet üzerinedir. Coğrafya, saldırgan realizmin vazgeçilmez bir değişkenidir. “Suyun durdurma gücü” Mearsheimer’ın deniz aşırı güçler için kullandığı bir kavramdır; ancak karasal sınırlarda, yani Pakistan ve Afganistan örneğinde olduğu gibi, devletler birbirlerinin gırtlağına çok daha hızlı sarılabilirler. Arada bir deniz veya aşılması imkansız bir engel yoksa, güvenlik ikilemi en vahşi haliyle tezahür eder.

ABD’nin bu iki bölgedeki stratejisi de birbiriyle ilintilidir. Washington, Pakistan’ı bir zamanlar müttefik olarak görse de şimdi Hindistan’ı Çin’e karşı dengeleyici olarak konumlandırmakta ve Pakistan’ı kendi kaderine veya Çin’in kucağına terk etmektedir. Bu durum, Pakistan’ı daha da saldırganlaşmaya ve güvenlik arayışını çeşitlendirmeye itmektedir. Orta Doğu’da ise ABD, İsrail’in askeri üstünlüğünü koruyarak bölgeden tamamen kopmamaya çalışmaktadır. Fakat Mearsheimer’ın uyardığı gibi, “Hegemonlar kendi elleriyle yarattıkları bu karmaşanın içinde, bazen rakiplerinin ekmeğine yağ sürerler.” Bu bağlamda İran’ın Amerikan baskısına verdiği asimetrik tepki, aslında sistemin ona sunduğu tek rasyonel yoldur: Ya güçlenecek ve nükleer caydırıcılığa ulaşacaktır ya da Irak veya Libya gibi yok edilecektir.

Netice itibariyle, gerek Orta Doğu’daki nükleer gölgeli savaş tamtamları, gerekse Güney Asya’nın sarp coğrafyasındaki sınır çatışmaları, bizlere Mearsheimer’ın haklılığını kanıtlamaktadır. Uluslararası hukuk, barış örgütleri veya karşılıklı bağımlılık teorileri, tankların namlusu ve füzelerin menzili karşısında ancak birer dipnottur. Bizler, Türkiye olarak bu devasa satranç tahtasının tam merkezindeyiz. Mearsheimer’ın o trajik dünyasında ayakta kalmanın yolu, niyetleri okumaya çalışmak gibi bir romantizme kapılmak değil, rakiplerin ve müttefiklerin kapasitelerini milimetrik bir hesapla analiz etmektir. Zira güç, sadece masada kazanılmaz; güç, sahadaki boşluğu rakiplerinden önce doldurma iradesidir.

Mearsheimer’ın şu sözünü hiç unutmamak gerekir: “Uluslararası sistemde devletlerin birbirine güvenmesi için bir neden yoktur; çünkü kimse gelecekteki niyetlerden emin olamaz.” Bu güvensizlik, İsrail’i İran’a, Pakistan’ı Afganistan’a karşı her zaman tetikte olmaya ve fırsatını bulduğunda rakibini geriletmeye zorlayacaktır. Bu bir kısır döngü ve bir trajedidir. Lakin bu, dünyanın gerçeğidir. Karar mercilerine öneriler ve analizler sunanlar olarak bizim görevimiz bu gerçeği olduğu gibi kabul etmek ve stratejik aklımızı bu zemin üzerine inşa etmektir. Tarih, niyetleri okuyanları değil, kapasiteyi doğru hesaplayanları ve gücü bizzat yönetenleri yazacaktır. Saldırgan realizmin hüküm sürdüğü bir dünyada, sadece güçlü olanlar trajediyi yazan tarafta yer alabilirken, güçsüzler ise o trajedinin kurbanı olmaktan kurtulamayacaklardır.

İSRAIL’IN STRATEJISINI “ÖNLEYICI SAVAŞ” MANTIĞIYLA DEĞIL, MEARSHEIMER’IN “SALDIRGAN REALIZM” ÇERÇEVESINDEKI “GÜÇ BIRIKTIRME” ZORUNLULUĞUYLA OKUMALIYIZ. ÇÜNKÜ İSRAIL, ÇEVRESINDEKI HIÇBIR DEVLETIN KENDISIYLE SIMETRIK BIR ASKERI GÜCE ULAŞMASINA IZIN VERMEYECEK KADAR RASYONEL BIR SALDIRGANLIK SERGILEMEKTEDIR. İRAN’IN VEKIL GÜÇLERI (HIZBULLAH, HUSILER, ŞII MILISLER) ÜZERINDEN KURDUĞU “DIRENIŞ EKSENI,” ASLINDA MEARSHEIMER’IN “ÇEVRELENME” (CONTAINMENT) KORKUSUNA KARŞI BIR CEVAPTIR. ANCAK BU CEVAP, İSRAIL’IN GÜVENLIK ALGISINI DAHA DA BOZMAKTA VE ÇATIŞMAYI KAÇINILMAZ BIR SARMALA SOKMAKTADIR. ABD ISE BURADA BIR YANDAN İSRAIL’I DESTEKLEYEREK KENDI MÜTTEFIK AĞINI KORUMAKTA, DIĞER YANDAN DA BÖLGESEL BIR SAVAŞIN MALIYETINDEN KAÇMAYA ÇALIŞMAKTADIR. FAKAT MEARSHEIMER’IN HATIRLATTIĞI GIBI, BÜYÜK GÜÇLER BAZEN KENDI YARATTIKLARI ITTIFAK SISTEMLERININ ESIRI OLURLAR.

KAYNAKÇA

  • HEYWOOD, Andrew (2011). Siyaset, Adres Yayınları, Ankara.

  • KİSSİNGER, Henry (2018). Diplomasi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

  • MEARSHEİMER, John (2001). The Tragedy of Great Power Politics, W.W. Norton & Company.

  • MEARSHEİMER, John (2018). Liderler Neden Yalan Söyler?: Uluslararası Politikada Yalan Gerçeği, Küre Yayınları, İstanbul.

  • MEARSHEİMER, John (2009). İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası, Küre Yayınları, İstanbul